14 Mayıs 2007 Pazartesi

uzuneşek

yaşam salakça kurgulanmış bir oyundu ve herkes gibi o da sürüp giden yüce salaklık içinde bir şeyler değiştirdiğini görmek istiyordu. kendi çapında. geçici de olsa eskisinden, sürüp gidenden farklı bir durum ortaya çıkarmak istiyordu. biraz ipin ucunu kaçırdığı için, aştığı için biraz çizmeyi gene, gene sepetlemişlerdi çalıştığı yerden. şimdi sık sık karısını dövüyordu. darbeleri genellikle surata yöneltiyordu. şamar olarak. şimdilik değiştirme adına bütün yapabildiği buydu. sürüp giden yüce salaklıkta değiştirmek istediklerini yeni bulacağı işte aramamaya şimdiden karar vermişti. ne de olsa her ülkenin bir sınırı vardı. sol gazeteleri atıla atıla bitirmiş ve sağ gazetelerde çalışmak zorunda kalmıştı. şimdi de çalıştığı ikinci sağ gazeteden atılmıştı. sonuçta s gazetelerle s gazetelerin demir onbin lira kadar birbirine benzediğini farketmişti. bu keşiften biraz sarsılmıştı. biraz. bu sarsıntı devresinde değiştirme arzularını büyük oğluna öylesine yoğun yönlendirmişti ki çocuk ilkokulun sonuna kadar kekeme kaldı. sonunda çocuğu kayınvalidesi aldı. tutumlu bir kadındı. değiştirme arzularını daha önce kullanılmış bir maddede tatmin etmek ona yetiyordu.
o dönemde insan haklarıyla ilgili bir yazı dizisine başlamıştı s gazetede, atılınca s gazetede aynen devam edebileceğini söylemişti yeni patronu. devam etti ve akşamları da oğlanı haşlıyordu. sonra anneanne girdi devreye. son işinden atılmadan bir hafta önce yazılarını gazetenin çaycısına yazdırmaya başlamıştı. bu yazılardan özellikle son ikisi için yazı işleri müdürü özellikle odasına gelerek tebrik etmişti onu. ne de olsa yazma da bir tekamül mevzuu idi. çaycı da yaza yaza yetkinleşiyordu. ama gevezeydi. karadenizli, ilkokul üçten terk ve geveze.
konuşması pek anlaşılmazdı çaycının ama gazete çalışanları alışmışlardı onun konuşmasına ve anladılar yazıları kimin yazdığını.
ve işten atıldı. çaycı işten atıldıktan sonra apartman kapıcısına yazdırmaya başladı yazıları ve bu sorunu çözdü. onun işten atılma sebebi başkaydı. başkaydı ve o bunu istemiyordu. işten atılmayı yani. değişiklik istiyordu ama bunun için bekleyebilirdi. en azından evrende olması gereken tüm değişiklikler tamamlanana dek. en azından eşit ve özlemi duyulan hakça paylaşıma dayalı dünya tüm özgürlükleri ve güzellikleriyle ortaya çıkana dek; yetenekli, entellektüel,tüm dayı sülalesi konsolos tüm amca sülalesi cumhurbaşkanlığı senfoni orkestrasında vurmalı çalan bir ailenin ferdi bir köşe yazarı olarak beklemeyi daha uygun buluyordu. zaten öylesi bir dünyada işten atılmak, iş aramak gibi ilkel sorunlar olmayacağı için her şey kendiliğinden çözümlenecekti.
işindeki odasından bir önce çalıştığı s gazetenin büyük bölümünü görebiliyordu. o bina dar bir yokuşun sağında, kendi bulunduğu bina solundaydı yokuşun alt başından bakınca. yokuşun tepesinden bakınca tam tersi oluyordu. sabahtan akşama kadar bir karşılaştırma yapmadan, detaylara inmeden, çayını karıştırırken bile oraya, o kirli camların arkasına, çoklukla orada ne yapıldığını bile önemsemeden ve farketmeden bazen görmeden oraya, karşı gazete binasına bakıyordu. çaycının imzalatmak için getirdiği yazıya bakmıyordu bile. bu güvenle ilgili bir durum gibi görünebilir, değildi. farklı bir şey ya da her hangi bir şey aramıyordu karşı binada. kırkbeş yaşından sonra hayatında ilk kez karısını dövmeye başlamıştı. aslında yaratmak istediği değişiklik adına istediğinden fazlasını bile almış sayılırdı. ünlü bir öykü yazarı olan karısı bu yeni durumdan çıkaracağı öykü malzemesini düşünüp sevineceği yerde olayı herkese duyurmuştu. adam eve geliyor, paltosunu asıyor ve çocukların bakışları altında şaşkın bir bekleyiş içindeki karısını bulup bir kaç tokat patlatıyordu. sabahları da gazeteye gelip bütün gün karşı binayı seyrediyordu. karısını tokatlamak için bir bahaneye gerek duymuyordu. bir aydın ve yenilikleri elinden geldiğince takip eden bir adamdı, pijama ceketinin göbek üstüne gelen düğmelerini iliklediği ya da tuvaletin sifonunu çektiği tavırla tokatlıyordu kadını.

deve güreşi

eskimesi için toprak altına gömülmüş testilere benziyordu. ya da rengi kaçmıştı. tümden. elbiselerinin, bıyıklarının, tırnaklarının ve etinin rengi kaçmıştı. kefal gibi nefes alıyordu, nefes almıyor nefes çalıyor gibiydi. bir şekilde herkesin hep yaptığı şeyleri yapıyordu ancak yaşamama hali onda daha belirgindi. şose kenarlarındaki ağaçlar gibiydi. üzerinde kalın bir toz tabakası vardı. yoktu ama var gibiydi. ona yanan tankerleri ya da gökdelenleri söndürmede kullanılan tazyikli sudan sıkmak ve onu kezzap ile, omo ile, ace ile, her şeyle yıkamak, her boyda sert kıllı fırçalarla her deliğine girerek fırçalamak gerekti. onu ters yüz edip ahtapot gibi taşlara vura vura temizlemek gerekti ta ki içindeki zehir beyaz köpükler halinde dışa vurana kadar. belki ondan sonra onu ak badanalı bir eski bodrum evinin avlusuna serebilirdiniz. güneş onu kurutup tekrar can verdiğinde…

üçtaş

tümüne, bu çabaların tümüne "yeniden başlamak" gibi bereketli bir ad vermek seni kurtarmayacak. orada ya da burada, aşina veya yabancı tüm coğrafyalarda hissedeceksin bu yalnızlığı, bu biçareliği, bu öksüzlüğü, bu koyu, kalın yabancılığı, bu vatansızlığı, akraban olmayacak, tuttuğun takım olmayacak, avanen olmayacak, halı sahada top oynadığın arkadaşların, berberin, kasabın, terzin, astların ve üstlerin onların hanımları beyleri çocukları olmayacak.

hava sıcaklığıyla pek ilgili olmayan bu titreme seninle her yere gidecek ve gelecek. susmayacaksın, susmayacaksın, susmayacaksın da ne olacak. haçlar ve sıcak şarap, otobanlar, havalanları, yılbaşı çamları ve televizyonlar arasında yok olacak söylediklerinin tümü.

körebe

"saçmalıkların bağışlandığı dahası hoşa gittiği bir çağda yaşıyoruz. kurguda bir felsefe ve uyum sanat eserlerinde yok olduğu gibi yaşamda da yok oldu." dedi. "s"leir söyleyemiyordu. töyleyemiyordu. onu dinlemeyi, dinlermiş gibi görünmeyi bile başaramayacak kadar bitirmişti sıcak beni. her kelime saplanıyordu bir yerime ve "s" korkusu. "işin kötüsü bağışlayanlar uygar oldukları için bağışlamıyor, ne yapacaklarını bilmiyor onlar, belki de mutsuz sığırları yemekten, kimbilir." diye devam etti.
ve neden sonra tren hareket etti. ona hiç aldırmaz oldum artık, gittikçe hızlanarak geçti evler adamlar bahçeler ve karşımda oturan sarhoş adamın kucağındaki kadın yanlarındaki esmer kömür gözlü adamın kalçasını okşamasından zevk alır gibi görünüyordu. kömür gözlü alabildiğine rahattı. istese adamın kalçasını bile okşayabilirdi, o denli rahattı, kompartımanda herkes rahattı benden başka. ve yanımdaki anlatıyordu hala o "t" "s" lerle;
"belirli şeyler var dostum zor değişiyor hatta hiç değişmiyor. söylenecek bir şey yok. bu bir nokta anlamına geliyor ve ben de bunu anlayacak kadar akıllı olduğum için konuşmuyorum."
evler adamlar bahçeler geçti gene, duvarlar duvardı duvar olmasına a ne bir şeyi bitiriyor ne bir şeyi başlatıyor ne de içindekini dışarıdan ayırıyordu. duvarın üstünde kavuniçi bir faraş vardı hiç bir şey çağrıştırmayan. uzun bir süredir orada olduğu belliydi. çok uzun bir süredir. udvarın yanında yayları fırlamış bir koltuk duruyordu. çöp tenekesi dolmuştu, kedilerden biri duruyor öteki yürüyordu, ne yürüyen durabildi ne duran yürüyebildi. ipte tek bir çarşaf asılıydı…
bir süre sonra hava karardı. kiremitler ve yeşil çizgilerle sınırlanmış dünya daraldı ve bolardı. bir yerde bir perde çıldırıyordu.içimden ağlamak geçti, hüngür hüngür ağlamak. ağlamadım tabi.

amiral battı

biraz sıkılmıştı. ama bunu hakettiğini düşünüyordu, kolundaki saatin gerçek zamanın gerisinde olduğunu, havanın soğuk olduğunu ve sıkılmayı hakettiğini düşünüyordu. ne yaşlı ne genç, ne zeki ne aptal, ne güzel ne çirkin; hakettiği için sıkıldığını düşünen bir kadındı. çantasına koyulan çalıntı bir eşya yüzünden küçük bir sahil kasabasının jandarma nezarethanesinde hatırı sayılır bir süreyi geçirmesi gerekmişti yaşamın haketmekle bir alakası olmadığını anlamak için. o da anladıysa eğer. kendini olduğundan güzel ve hafif zannediyordu. üstüne oturduğu bacakları ezdiğini farketmemiş görünüyordu, atlaya atlaya cümle sonları başları eksik paris'ten piyano derslerinden berlin'den barlardan smokinden kediden eşekten jandarmadan nezaketten bahsediyordu. güzel, gözlerinin altı mor ve ince bilekli olması gereken bir kadına ait olması gereken şeyler anlatıyordu ama onun sadece gözlerinin altı mordu. hepsi o kadar. henüz uykuyla uyanıklık arasında kırk yaşlarında bir adamın bacaklarının üstüne oturmuş, elindeki yoğurt kasesine bandırarak ağzına tıkıştırdığı ekmek parçalarından fırsat buldukca, güzel bir kadına ait olması gereken şeyler söylüyordu. ince bilekli bir kadına. tam yanında cama yapıştırılmış bir güneş doğuşu vardı. pencerede. ve o bu resmin alt köşesinde, parlaklıkta mat kalarak, hiç te ince bilekli olmayarak sırtında iri bir papatya resmi çizili bir kot ceket ve hala yorgana yoğurt damlatarak ve öteki bacaklarının üstünde oturulan, yavaş yavaş narkozun etkisinden sıyrılan; yavaş yavaş objeleri tanımlayan ve bundan hiç memnun olmayan ve kadının yapışık olduğu resim durmadan daha fazla aydınlanarak, daha fazla boyanarak ve kadın bu resmin bir parçası olmaktan daha fazla çıkarak ama ne buna ne baka bir şeye aldırarak devam ediyordu;

ona nezarethanede bir manga er, onbaşıy, çavuş, başçavuş vergi memuru zabıta memuru zabıta memurunun dayısı eniştesi ve eniştesinin oğlu tecavüz etmişti. ya da hatırladığı bu kadardı. bacaklarını ezip durduğu adama anlatıp duruyordu bunları küfürlü ve bir kurgulama endişesi taşımadan. öteki bacaklarının ağrıdığının yeni farkına varıyor gibiydi. kadından küfürsüz konuşmasını rica etti duyulur duyulmaz bir sesle. şöyle dedi; lütfen küfürsüz konuş. kadın buna cevap bile vermedi. bir büyücü ya da bir sihirbaz gibi, yoktan varedermiş gibi, hiç bitmeyecekmiş gibi, sırtındaki heybede kaybolan elinde ortaya çıkan kocaman ve hala tüten ekmek lokmalarını diğer elindeki yoğurt kasesine bandırarak ağzına tıkıştırıyordu. dudaklarının kenarındaki çepeçevre beyaz izle bir palyaçoya, elleriyle bir büyücüye, konuşmasıyla ince bilekli bir kadına benzeyen, oturduğu yere bakılırsa tüy kadar hafif, sırtındaki çiçekli ceketle onbeş yaşında ve bakire küfür ederek, güneşin bir nokta olarak başlayıp tekerleğini tamamlayıp mavilikten kopup yükseldiği süreçte sadece lokmalardan boğulur gibi olduğu anlarda ara vererek hiç te ince bilekli, hiç te fettan, hiç te güzel olmayarak uyandırmıştı sonunda öteki yatakta uyuyan şişmanı da. şişman bacaklarının üstünde oturulan daha yaşlı ve daha cılız olanın anladığı kada anlamayarak bakıyordu sağa sola. resim oturmuştu cama oturacağı kadar.

birdirbir

birdirbir
ortaca spor klübüne bin lira yardım ettikten önce oldu bunlar. tümden de karşılıksız yapmadım o yardımı. yardımla ilgili her şeyden nefret ederim. bu böyle. kahvede oturuyorduk, elektrikler kesilmişti, bir şey bekliyorduk, bir araç, canım sıkılıyordu. vergi verdiğinden, askere beş evlat verdiğinden, başkalarına bir ömür verdiğinden ve yanıbaşında sobadan ısınmaya çalışarak kalan son dişiyle elindeki havucu dişleyerek ayakta duran polis komiserini taktir etmediğinden ama siktir ettiğinden bahseden adam sıkmıştı canımı biraz, biraz da başka şeyler. söyledikleri ve söyleyecekleri gerçekti ve can sıkıyordu. ama benim sadece boşalmaya ihtiyacım vardı. ruhumda ve gövdemde taşıdığım yük en iyi ansiklopediyi veren gazeteyi okusam da, kıçımı en yumuşak tuvalet kağıdına silsem de geçeceğe benzemiyordu. ama gene de elimden geleni ardıma koymadım, boşaltabileceğim kadarını boşalttım bu yükün ortaca spor klübünün tuvaletine. dışarıya çıktım ve karanlığa baktım. haliyle bir şey görmek mümkün değildi. daha üç saat önce top yumurtaları soyuyordum beyaz fayansların üstündeki beyaz porselen bir tabağa ve aniden çakan bir şimşek gibi tam bilmem kaçıncı yumurtayı soyarken yalnız başıma bir şeyler becerebildiğimi farkettim. bir şeyler yapıyordum, bu inkar kabul etmez bir şekilde ortadaydı, ne ben ne hiç kimse üstünden buhar çıkan yumurtaları benim soyduğumu inkar edemezdi. fransa cumhurbaşkanı bile. yumurtalar yanyana, yumuşak, üzerlerinden buhar çıkararak yatıyorlardı yayana, apak.
hepsi bu kadar olsa gene neyse, onları kaynatan da bendim söylemesi ayıp olmasın. ondan önce de zehir gibi bir menemen yapmıştım. o menemeni yaparken bazı domatesler iri bazıları ufak doğranmış ve biberler belki biraz az pişmişti, belki başka hatalar da vardı ama kimse beni azarlamamıştı. birden farkettim kendi kendime bir şeyler yapabildiğimi ve babamın arkadan bir yerden gelip beni uyarmadığını; "oğlum kollarını sıva, oğlum lokmanı büyük koparma, oğlum masaya yakın otur, bıçağı dikkatli tut, tabağı kenara koyma, oğlum şapırdatma… yumurtaları soyarken anladım hep babamın beni azarlamasını bekliyordum ve bu bir türlü olmuyordu ve ben kendi başıma bir şeyler yapabiliyordum hem de kendi paramla, uzun zamandan beri, bunu farketmek muhtşem bir duyguydu. çok muhteşem. yumurtaları öylece bırakarak dışarı çıkmak, başım turunç ağacının dallarından dökülen çiğle ıslanarak kanalın kenarına koşmak ve avazım çıktığı kadar bağırmak istedim iztuzu'na doğru "baba menemen de yapıyorum, piyaz da yapıyorum, her boku yapıyorum" diye. bağırmadım tabi. derya onur uğur levent son maydonoza kadar yediler, yediler de ne oldu. şimdi bunlara girceğim ve gene bulamayacağım her şeyin ne zaman sarpa sarmaya başladığını.