14 Mayıs 2007 Pazartesi

birdirbir

birdirbir
ortaca spor klübüne bin lira yardım ettikten önce oldu bunlar. tümden de karşılıksız yapmadım o yardımı. yardımla ilgili her şeyden nefret ederim. bu böyle. kahvede oturuyorduk, elektrikler kesilmişti, bir şey bekliyorduk, bir araç, canım sıkılıyordu. vergi verdiğinden, askere beş evlat verdiğinden, başkalarına bir ömür verdiğinden ve yanıbaşında sobadan ısınmaya çalışarak kalan son dişiyle elindeki havucu dişleyerek ayakta duran polis komiserini taktir etmediğinden ama siktir ettiğinden bahseden adam sıkmıştı canımı biraz, biraz da başka şeyler. söyledikleri ve söyleyecekleri gerçekti ve can sıkıyordu. ama benim sadece boşalmaya ihtiyacım vardı. ruhumda ve gövdemde taşıdığım yük en iyi ansiklopediyi veren gazeteyi okusam da, kıçımı en yumuşak tuvalet kağıdına silsem de geçeceğe benzemiyordu. ama gene de elimden geleni ardıma koymadım, boşaltabileceğim kadarını boşalttım bu yükün ortaca spor klübünün tuvaletine. dışarıya çıktım ve karanlığa baktım. haliyle bir şey görmek mümkün değildi. daha üç saat önce top yumurtaları soyuyordum beyaz fayansların üstündeki beyaz porselen bir tabağa ve aniden çakan bir şimşek gibi tam bilmem kaçıncı yumurtayı soyarken yalnız başıma bir şeyler becerebildiğimi farkettim. bir şeyler yapıyordum, bu inkar kabul etmez bir şekilde ortadaydı, ne ben ne hiç kimse üstünden buhar çıkan yumurtaları benim soyduğumu inkar edemezdi. fransa cumhurbaşkanı bile. yumurtalar yanyana, yumuşak, üzerlerinden buhar çıkararak yatıyorlardı yayana, apak.
hepsi bu kadar olsa gene neyse, onları kaynatan da bendim söylemesi ayıp olmasın. ondan önce de zehir gibi bir menemen yapmıştım. o menemeni yaparken bazı domatesler iri bazıları ufak doğranmış ve biberler belki biraz az pişmişti, belki başka hatalar da vardı ama kimse beni azarlamamıştı. birden farkettim kendi kendime bir şeyler yapabildiğimi ve babamın arkadan bir yerden gelip beni uyarmadığını; "oğlum kollarını sıva, oğlum lokmanı büyük koparma, oğlum masaya yakın otur, bıçağı dikkatli tut, tabağı kenara koyma, oğlum şapırdatma… yumurtaları soyarken anladım hep babamın beni azarlamasını bekliyordum ve bu bir türlü olmuyordu ve ben kendi başıma bir şeyler yapabiliyordum hem de kendi paramla, uzun zamandan beri, bunu farketmek muhtşem bir duyguydu. çok muhteşem. yumurtaları öylece bırakarak dışarı çıkmak, başım turunç ağacının dallarından dökülen çiğle ıslanarak kanalın kenarına koşmak ve avazım çıktığı kadar bağırmak istedim iztuzu'na doğru "baba menemen de yapıyorum, piyaz da yapıyorum, her boku yapıyorum" diye. bağırmadım tabi. derya onur uğur levent son maydonoza kadar yediler, yediler de ne oldu. şimdi bunlara girceğim ve gene bulamayacağım her şeyin ne zaman sarpa sarmaya başladığını.

Hiç yorum yok: